Doğanın yok ettiği kentler

Prof. Dr. Sabri Karadoğan | [email protected]/ Dicle Üniversitesi- Bin yıllardır insanoğlu yeryüzünü kendi ihtiyaçları ve emelleri doğrultusunda tüketip kullanıyor, biçimlendirmeye ve hatta değiştirmeye çalışıyor. Ancak zaman zaman unutulan şey doğanın kendine özgü bir işleyişinin, yasalarının, koşullarının olduğudur. Doğa bazen hızlı bazen de yavaş bir şekilde “afet” dediğimiz felaketlerle bunu defalarca hatırlatmaya çalışır: “Doğru kullan, akıllıca yaşa.” Anadolu’nun özellikle batı ve güney kıyıları Klasik Dönem’de oldukça güçlü ve zengin uygarlıklara ve bunların görkemli kentlerine sahne olmuştur. Her biri, bereketli Anadolu coğrafyasının denizlere ve Batı dünyasına açılan birer kapısı sayılan Troya, Ephesos (Efes), Miletus (Milet), Patara gibi önemli liman kentleri ve bunların çevresindeki ihtişamlı kentlerin en büyük çekincesi, bölgenin tektonik özelliklerinden kaynaklanan ve sürekli yaşanan, büyük yıkımlara neden olan depremlerdi.

Depremin yıktığı kentler

Kyzikos: Mysia bölgesinin önemli kentlerinden biridir. Yerleşim ılıman iklime, verimli topraklara, zengin orman ve otlaklara, Marmara’nın sağladığı balıkçılık ve ulaşım avantajlarına, korunaklı doğal limanlara sahipti. Bunlara bağcılık ve şarapçılık, ipekböcekçiliği, zeytincilik gibi faaliyetler de eklenince Kyzikos’un önemli bir yerleşim merkezi olması kaçınılmazdı. Ancak 943 depreminde kentin yarısı yerle bir oldu. 1063’teki ikinci bir depremle kentin tümü yıkıldı ve insanlar göç etmek zorunda kaldı.

Hierapolis ve Laodikeia: Hierapolis, şifalı sıcak suları olan bir yöredeydi. Ancak sık sık depremden etkileniyordu. M.S. 17’de yaşadığı felaketle yerle bir oldu. Hierapolis’in yakınına kurulan Laodikeia, ünlü kehanet merkezi Apollon Tapınağı ve yakınındaki şifalı sıcak su kaynaklarıyla Hierapolis’in termal tedavi merkezi olarak önem kazanmıştı. Neron döneminde yaşanan şiddetli bir depremle kent yerle bir oldu. Tekrarlayan depremlerin etkisiyle Laodikeia halkı, kentlerini terk etti ve çevredeki köylere, kasabalara yerleşti. Laodikeia giderek harabeye dönüştü.

Teira (Tire): Küçük Menderes (Kaystros) havzasının önemli bir kentiydi. Konumu, zengin su kaynakları, verimli toprakları ile bir cazibe merkeziydi. Ephesoslu zenginler, üst düzey bürokrat ve komutanlar mesire-sayfiye yeri olarak tercih ettikleri Teira’ya bahçeli köşkler ve mermerden saraylar yaptırmışlardı. Fakat yer sarsıntıları Teira’yı da rahat bırakmadı. M.S. 260’da çok şiddetli bir deprem kenti yerle bir etti.

Kaybolan limanlar

Antik Çağ uygarlıkları yaşadıkları deprem felaketleri sonucu kazandıkları deneyimlerle kentlerini kayalık sırtlara inşa ettiler. Ancak yer kabuğunda meydana gelen alçalma ve yükselmeler, alüvyal boğulma, akarsu aşındırma ve biriktirme süreçleri gibi sessizce işleyen yeryüzü gerçeklerini hesaba katmadılar. Görkemli liman kentlerinin çoğu, görünürde oldukça iyi korunmuş koy ve körfezler üzerinde kurulmuştu. Verimli toprakları sulayan Skamander (Karamenderes), Kaikos (Bakırçay), Hermos (Gediz), Kaystros (Küçük Menderes), Maiandros (Büyük Menderes), Kalbis (Dalyan Çayı), Ksanthos (Eşen Çayı), Orantes (Asi) gibi akarsuların denize döküldükleri yerlerdeydi. Bu akarsular, taşıdıkları alüvyonlarla koy ve körfezleri doldurarak liman işlevlerini yitirmelerine neden oldular. Bu önemli kentlerin sakinleri bir gün gemilerin çamura saplandığını gördüklerinde şaşkına döndüler. İşte birer birer tarih sahnesinden çekilen bu kentlerden bazıları:

Teuthrania: Bergama’nın Süleymanlı köyü yakınlarında, Kalarga Tepe üzerine kurulmuştu. Geçmişte yerleşimin körfez içinde yer alan bir ada veya yarımada üzerinde olduğu, körfezin Bakırçay’ın alüvyonları ile dolarak ovaya dönüştüğü düşünülüyor.

Ephesos: İlk kent M.Ö. 3000’lerde Ayasuluk Tepesi’ne yani Selçuk ilçesinin bulunduğu alana kurulmuş. M.Ö. 1050 yıllarında Yunanistan’dan gelen göçmenler Küçük Menderes Nehri’nin ağzına bir kent kurdular. M.Ö. 300 yıllarında kent, bugünkü yerine, Bülbül ve Panayır dağlarının yamaçlarına taşındı. Bölgenin en büyük liman kenti ve ticaret merkezi olan kentte 200 bin kişi yaşıyordu. Sık yaşanan depremler ve Küçük Menderes’in taşıdığı alüvyonlar denizi doldurmaya, liman giderek işlevini yitirmeye başladı. Kent önemini de kaybedince Selçuklu Dönemi’nde yeniden Selçuk ilçesinin olduğu yere taşındı.

Miletos: Kalıntıları, Aydın’ın Söke ilçesinin Balat köyü yakınlarındadır. İonia’nın önemli liman ketlerinden biri olan Miletos, Büyük Menderes’in Ege Denizi’ne döküldüğü yerde Beşparmak/Latmos Dağlarının batısında kurulmuştu. Eskiden Beşparmak Dağlarına kadar uzanan deniz, Miletos önlerinde geniş bir körfez oluşturuyordu. Körfez, Büyük Menderes’in getirdiği alüvyal birikintilerle doldu, oluşan bataklıkla denizden ayrılarak günümüzde Bafa/Çamiçi adını alan göle dönüştü.

Priene: Söke yolu üzerinde, Mykale (Samsun) Dağı’nın güney yamacındadır. Kentin önünde geniş ve düz bir ova uzanmaktadır. Geçmişte bu ovanın bulunduğu yer denizdi. M.Ö. 1000 yılında kurulan kent de deniz kıyısındaydı. Büyük Menderes’in getirmiş olduğu alüvyonlar önce kentin limanlarını sonra da kenti altına aldı. Kent, M.Ö. 350’de Mykale Dağı’nın yamacına taşındı.

Kaunos: Muğla’da, eski adı Kalbis olan Dalyan Çayı üzerinde önemli bir yerleşmeydi. Köyceğiz Gölü’nü Ege Denizi’ne bağlayan Dalyan Çayı’nın taşıdığı alüvyonlar, kentin limanını doldurdu. Gemiler giremiyor; girenler de kumlara saplanıp kalıyordu. Liman çalışamaz hale gelince kent önemini yitirdi.

Patara: Teke Yarımadası’nın güneybatısında yer alan Eşen Ovası, Eşen Çayı’nın taşıdığı alüvyonlarla oluşmuştur.

Ovanın bulunduğu alan Buzul Çağı sonrasında körfeze dönüşmüştü. Deniz seviyesi yükselmesi durduğunda ise bu kez Eşen Çayı, taşıdığı alüvyonlarla körfez içinde delta oluşturmaya başladı. FethiyeKalkan arasında yer alan Patara, Likya’nın en önemli kentlerinden biridir. Pataralılar Eşen Çayı’nın oluşturduğu deltayı liman olarak kullanmaya başladılar. Ancak alüvyon taşınmaya devam ettikçe delta büyüdü; liman kumlarla doldu, zamanla kent de liman da önemini yitirdi.

Kapıdağ eteklerinde Erdek yakınlarında bulunan Kyzikos, depremler nedeniyle terk edildi.

Amik Ovası

Antakya kent merkezinin güneybatısında yer alan Amik Ovası’nın bulunduğu alan da Buzul Çağı sonrasında körfez halindeydi. Denizin yükselme hızı azalıp bugünkü düzeyine ulaşınca, başta Asi Nehri olmak üzere akarsular taşıdıkları alüvyonlarla buradaki körfezi doldurmaya başladı. Alüvyonlarla oluşan ovada nehrin deltaya açıldığı noktanın kuzeybatısına Sabuniye, (M.Ö. 15. yüzyıl), kıyıdan 1.6 km içeride, nehrin yakınına Al Mina (M.Ö. 750) ve deltanın kuzeybatı köşesine Seleukeia Pieria/Samandağ (M.Ö. 300) kuruldu. Alüvyal boğulma sürdükçe Sabuniye ve Mina, liman özelliğini kaybetti. Doğu Seleukeia Pieria ve kentte bulunan Akdeniz’in önemli limanı, bugün Musa Dağı’ndan inen derenin taşıdığı alüvyonlarla dolma tehlikesi altına girince Musa Dağı’nı delerek Titus Tüneli’ni açtılar. Böylece akarsuyun yönünü değiştirmeyi başardılar. Ancak yine de öngöremedikleri olaylar vardı: Kent, 526 ve 528 yıllarında iki büyük depremle yerle bir oldu. Ayağa kalkmayı başaran kent, son depremle bir kez daha yıkıldı. Burada yer verdiklerimiz gibi antik kentlerin çoğu öngörülemeyen başka yeryüzü süreçleriyle önemini yitirdi. Tüm bu uygarlıkların varisi olarak hâlâ bu coğrafyada yaşıyoruz ve zaman zaman deneyimlediğimiz ancak bir süre sonra unuttuğumuz afetleri konuşuyoruz sadece. Bundan ancak küresel çevremizi tanıyarak, bilimsel bilgiye, akla ve doğal çevrenin işleyişine uygun bir yeryüzü yaşamı kurgulayarak kurtulabiliriz. Halkımıza güç, hayatını kaybedenlere rahmet, yaralananlara sağlık dilerim.

Troya’nın kaderi

Alüvyonlar nedeniyle tarih sahnesinden çekilen kentlerden biri de Troya. Troya’nın kalıntıları, Karamenderes ve Dümrek ırmaklarının vadileri arasındaki platonun eteğinde, Ege Denizi kıyısından 6 km ve Çanakkale Boğazı kıyısından 4.5 km uzaklıktadır. Son Buzul Çağı’nda alçalan deniz, Buzul Çağı’nın sona ermesiyle hızla yükselmiş, Karamenderes Vadisi’ne sokularak burada bir körfez oluşturmuş. Troya günümüzden 5000 yıl önce bu körfeze uzanan bir sırtın ucunda kurulmuş. Homeros’un İlyada adlı eserinde tanımladığı Troya çevresi, kıyı çizgisi ve savaş alanının bugünkü coğrafyaya bakılarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Zira savaşın geçtiği yıllarda kıyı çizgisi Troya sırtının batısındadır. Körfez, zaman içinde Karamenderes’in taşıdığı alüvyonlar ile dolarak ova halini almış; Homeros’un söz ettiği alanlar da metrelerce alüvyonun altında kalmıştır.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*